Mahallede top peşinde koşarak büyüyen her çocuk gibi, renkli televizyonda maç izlemeden çok önce vurulmuştuk zaten bu oyuna… Ucu yırtık ayakkabılarımız ve sık aralıklarla araba altında kalıp patlayan toplarımızla her boş arazi o çılgın rekabete uygun sahalara dönüşüveriyordu.

Yeryüzünde oynamak için hiçbir şeye ihtiyaç duyulmayan neredeyse tek oyundu futbol. Kale yerine taş, top yerine kutu kola ya da gazete kağıtlarından bir tomar, futbol sahası yerine dar bir sokak, kaldırım, boş arazi gayet de iş görüyordu. Hatta arkadaş bile şart değildi. Bir duvar işinizi görürdü. İnsanın kendi kendine oynayabileceği en güzel oyundu. Hala da öyle...

Yıllar sonra bir adam çıkıp bize o sevdiğimiz oyunun adının “fitbol” olduğunu söylediğinde zaten ikna olmaya hazır bünyelerimiz çabucak kabullendi bu küçük harf değişikliğini. Cemal Süreya’nın adından kaybettiği tek harf gibi, futbol da, bir harfini başka bir harf ile ikame etmişti. Çok da güzel olmuştu. Çünkü “fitbol” giderek bir endüstriye dönüşen futbolun antitezi gibiydi. Futbolda görüp de burun kıvırdığımız, yüzümüzü ekşiten ne varsa “fitbol” bunların tümünden steril, aynı yıllar önce mahalle aralarında oynadığımız oyuna benziyordu.

Futbol, “fitbol” iken daha güzeldi. İşte bu oyuna aşık olarak büyüyen, oynayan, oynayanı izleyen ve çok güzel anılar biriktiren bizler, bir futbol dergisi çıkarırken adını “Fitbol”dan başka bir şey koyamazdık. 22 adamın peşinde koşup, milyonların izlediği bu oyunun sadece bir oyun olduğunu hatırlatmak için, her ne şekilde olursa olsun, oyun oynamanın güzel bir şey olduğunu vurgulamak için, zaten özünde futbolun “fitbol” olduğuna sizi ikna etmek için anlatacaklarımız var dinlerseniz... Kaleleri kurun, başlıyoruz. “Borsada değil arsada güzel” bu oyunun o unuttuğunuz tadını size hatırlatmaya geldik. “Fitbol”un babası büyük başkan Süleyman Seba ve temsil ettiği tüm değerlere sonsuz saygıyla, biz geldik...